Sosyal Bilimlerin Anlaşılmasında Yöntem

Eleştirel Bir Bakış Açısıyla

Sosyal Bilimlerin Anlaşılmasında Yöntem

İsmail Azgıt

 

Giriş

Sosyal olguların anlaşılmasında ve açıklanmaya çalışılmasında kullanılan yöntemler, tarihsel süreç içerisinde önemli farklılıklar göstermiştir. 18.yy’da modernliğin ortaya çıkışı ile birlikte sosyal bilim de gelişmeye başlamıştır. Bu süreçte bilginin kaynağı tanrısallıktan çıkıp laikleşmeye başlarken, sosyal bilimlere dair söylemler de doğa bilimlerinin etkisi altındaydı. Doğa bilimlerde varolduğu düşünülen kesinlik ve evrenselliğe sosyal bilimlerde de ulaşabileceği düşünülüyordu. Nitekim sosyal bilimlerde de, pozitivist ve amprist metodun uygulanması düşüncesi ağırlıklı düşünce halini aldı. Pozitivizmin önemli bir kabulü; bilimlerin kullandıkları yöntemlerden dolayı değil araştırma konularının farklılığı yönünden birbirlerinden ayrıldığı kabulüydü. Bu kabulün açılımı; sosyal bilimlerin doğa bilimleri ile aynı yöntemle incelenebilir, gözlemlerle doğrulanabilir ve evrensel, genel geçer bir niteliğe sahip olduğu, aralarındaki tek farkın araştırma konularının farklı olması olduğu şeklindedir. Sosyal olanın açıklanmaya çalışılması ve kesin bilgiye ulaşma düşüncesi 18. ve 19. yüzyıllarda bilginin iktisat, sosyoloji, antropoloji, tarih, siyaset gibi disiplinlere ayrılmasına evrilmiştir. Kesin bilgiye ulaşma düşüncesi bu alanların ayrı ayrı ve birbirleriyle bağlantısızmış gibi incelenmesine yol açmış ve bu disiplinlerde uzmanlaşma ve işbölümü disipliner mantığın gelişmesini sağlamıştır. "Farklı disiplinlerin kurulma sürecinin ardında yatan varsayım, sistemli araştırmanın gerçekliğin farklı alanlarında uzmanlaşılmasını gerektirdiği yolundaki inançtı ve gerçeklik rasyonel olarak farklı bilgi kümelerine ayrıştırıldı. Bu tür bir rasyonel bölümleme, etkin, yani entelektüel olarak üretken olma vaadi taşıyordu.”[1]

Toplumlardaki iktisadi ilişkiler süreç içerisinde diğer ilişkilerden soyutlandı ve salt iktisat içi mantığa indirgendi. 19. yüzyılda açık bir şekilde gözlenen bu anlayışın sorgulanması yaygın olarak ancak 1960'lardan sonra gerçekleşecekti.[2]

Klasik bilim anlayışı ile bilginin evrensel olma niteliği geniş kabul görmüş ve düşünce dünyasında yaygınlık kazanmıştır. Sosyal bilimlerdeki evrensellik bakışının anlaşılması için terimin ortaya çıktığı döneme kısaca değinmek anlamlı olur. Sosyal bilim terimi bir başlangıcı olmayan, zamansız bir terim değildir. Bu terimin ortaya çıkmasında Fransa’da yaşanan toplumsal hareketin büyük etkisi vardır. Sosyal bilimi, ortaya çıkışındaki bu tarihsel motifi gözardı ederek kavramak mümkün değildir. Bilginin iktidara hizmet etmesi meselesinde, sosyal bilimlerinin evrensel olduğu kabulünün batı merkezci bir ideolojiye hizmet ettiğini söyleyebiliriz.

Toplumsal olanı açıklayabilmek için, tek disiplinin kendine özgü yasalarından mı hareket edilmeli yoksa iktisadi olan aynı zamanda toplumsal olan mı? Disipliner indirgemecilik olarak adlandırabileceğimiz iktisadi olanı yalnızca iktisat ile açıklama yönteminin karşısında, yöntemsel yaklaşım yer alır. Sosyal olgunun bütünlüklü yapısı düşünülerek, bu bütünlüklü yapıya ilişkisel olarak bakılması kabulü vardır. Varoluşun kendisinin ilişkisel olduğu düşüncesinden hareketle varoluşun bilgisine de ilişkisel bir ele alış ile ulaşılabileceği düşünülür. “Varoluşun ilişkisel olduğu yönündeki bir kabul, aynı zamanda sosyal olgunun analizinin kapalı/pozitivist yorumlarından uzaklaşarak özgürleştirici yani açık uçlu bir bilgilenmeyi öne çıkarır.”[3]

Mantıksal pozitivist okul, bilimsel bilginin kriterlerini ve bilgiye nasıl ulaşılabileceğini pozitivist bir mantıkla belirledi. Pozitivizm kısaca, insanın dışında bağımsız olarak varolan olguların, gözlemler yoluyla ve objektif olarak açıklanabilirliği görüşüne dayanır. “Pozitivist programın temel varsayımı “gerçek dünya” ile teori arasında birebir bir ilişki olduğuna dayanmaktadır.”[4] Toplumsal olanın bilgisine ancak ampirik bir metot ile ulaşılabileceği görüşü pozitivizmin temel kabullerinden biridir.

“Pozitivizm, ampirisizm mantığına dayandığı için, bilginin dış dünya çıkışlı olduğunu (dış dünyadan türetildiğini) veya dış dünyayı olduğu gibi temsil ettiğini öne sürmektedir. Bu nedenle bilgi kendi dışında “somut” “gerçek” dünya ile bağımlı bir biçimde ele alınmakta, bilgi ile dünya arasında bir denklik olduğu belirtilmektedir.”[5] Okulun kabullerini özetlersek;

Bilimin amacı 'gerçek' dünyada olup bitenleri keşfetmektir. Dünyaya ilişkin bu  hakikatler de kişilerin öznel düşüncelerinden bağımsızdır. Metafizik iddialar, normatif ifadeler, değer yargıları ve kanaatler meşru bilgi değildir. Gözlem ve deney, hipotez ve kuramların ispatlanmasında temel oluşturur. Meşru bilgiye ancak, mantık ve matematiği kullanarak, doğa bilimlerinin ve özellikle fiziğin yöntemleri ile ulaşılabilir.[6]

Dünyayı açıklama iddiası ancak deneyle kanıtlanabilir. Bir teoriye dayanılarak yapılan tahminlerin doğru çıkıp çıkmaması, o teorinin test edilmesi demektir. Dünyayı tanıma yönünden anlamlı her ifade ya analitik ya da sentetik olabilir. Sentetik ifadelerin, aksi kanıtlanabileceği gibi apriori olarak bilinemezler. Analitik ifadelerin, gerçeklere dayalı bir içeriği yoktur. Analitik ifadeler, gelenekler (alışkanlıklar) nedeniyle doğru sayılır.

 

Bilginin Evrenselliği

Bilimler kullandıkları yöntemler yönünden değil, araştırma konularının farklılığı yönünden birbirlerinden ayrılır.[7] Bu noktada özellikle belirtilmesi gereken husus, teorilerin ampirik olarak kanıtlanmasının o teoriyi oluşturan bilginin evrensel nitelikli oluşunu da beraberinde getirdiğidir. Bilginin evrenselliği iddiaları, sosyal gerçekliğin bilgisinin de genel geçer, zamansız ve mekan bağımsız olduğu kabulünü içinde barındırır. Örneğin neo-klasik iktisata göre iktisadın zaman ve mekandan bağımsız, genel geçer yasaları vardır ve bu yasalar her toplumda ve her zaman geçerlidir. Bu örnek de zaten özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya atılan modernleşme kuramlarının temelinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar. Biliyoruz ki, azgelişmişliğin çözümü olarak, -en genel anlatımıyla- gelişmiş ülkelerin gelişirken izledikleri yolun, azgelişmiş ülkeler tarafından da izlenmesi gerektiği savunulmuştur. Çünkü bu sava göre, gelişmişlerin gelişmesini sağlayan 'yasa'lar, her şart ve mekanda (yani her ülkede, örneğin Türkiye'de, Peru'da, Somali'de vb.) geçerlidir, bu 'yasa'lar evrenseldir.

Evrensellik iddialarının karşısında sosyal olgulara ait bilginin üretilmesi sürecinde gerçekliğin bilgisinin evrensel olmadığının ve gerçekliğin anlaşılabilmesi için zaman ve mekanı gözardı etmeden düşünmek gerektiğini ifade eden anlayış, sosyal olgulara ait bilginin zaman ve mekandan bağımsız olmadığını ve 'yasa'ların sadece ilgili dönemde, ilgili toplumlara ait olduğu görüşünü temel alır. Dünyanın bilgisi ile bizim bilgimiz arasında denklik olduğunu varsayan anlayış, dünyanın bilgisinin insan kurgusuyla düzenlendiği, yine bu nedenle evrensel olamayacağı ve zaman – mekan bağımlı bir açıklamanın daha dinamik, gerçekçi ve sosyal olanı açıklayabilir olduğu düşüncesine bırakmıştır. Bilimsel bilginin, değerden ne kadar bağımsız olduğunun sorgulanmaya başlanmıştır. “Sosyal gerçekliğin karmaşıklığını, karşılıklı etkileşiminden oluşan ve sürekli değişen doğasını anlamak, ancak bütünü kapsayabilme potansiyeline sahip olabilecek esneklikte ve donanımda bakış açılarıyla mümkün hale gelir.”[8] Sosyal olguya bu şekilde yaklaşmak, egemen ideolojinin kullandığı söylemin deşifre edilmesi ile beraber, güçlü olanın bilgisi kabulünün dışına çıkabilmeyi de sağlar.

 

Bilginin Yansızlığı

Sosyal bilimlerde bilginin yansızlığı, bireyin toplumsal ilişki sürecinde ne kadar özgür olabildiği sorununu ardında gizler. Günlük hayatta ya da bilimsel anlamda kullandığımız, doğru olarak kabul ettiğimiz bilgi, aslında kim için, ne kadar doğrudur. Ve eğer özenle kurgulanmış bir filmin içinde yaşıyorsak, ne kadar özgür olabiliriz? Bilginin yansızlığını savunanlara göre, bilginin evrensel, ideolojilerden bağımsız ve yansız olduğu kabul edilir. Buna göre ideolojik ve değer bağımlı olan bilgiler bilimsel bir nitelik kazanamazlar. Burada bilimsel bilginin temel kriteri de ampirik olarak kanıtlanabilir olmasıdır.

Sosyal olana dair bir diğer açıklama; bilgi ile dünya arasındaki ilişkinin bir denklik ilişkisi değil, bir kuruluş ilişkisi olduğu yönündeki saptamadır. Yorumsamacı, yapısalcı, yöntemsel bireyci gibi açıklama yöntemleri de bu kuruluşun niteliği üzerine açıklamalar getirir. DER'de ise; “insan düşüncesinden bağımsız yapısallaşmış bir dünyanın varlığını kabul etmesi, yani bu anlamda bilimsel araştırmanın nihai nesnesinin, bilim adamı ve onun edimlerinden bağımsız olduğu düşüncesi belirleyici olmakta”[9] "Bu çerçeveden hareketle realizm bilgi teorisi ya da hakikatin teorisi değil varoluşun teorisidir."[10] DER'de amaç, varoluşun, yapı mekanizmalar ve olgular arasındaki ilişkilerle açıklanabilmesidir.

Bir bilginin bilimsel olduğunun iddiası aynı zamanda o bilgiyi temel alarak oluşturulan davranış ve süreçleri de meşrulaştırır. Dolayısıyla bilim insanına düşen en önemli görevlerden biri de eleştirel olmaktır. Sermayenin toplam döngüsün açıklanmasına, deşifre edilmesine çalışılmalıdır.

 

Sonuç

Kapitalist sistem içinde sosyal olguların ve olayların analizinin mutlaka belirli bir yöntem çerçevesi içinde analiz edilmesi gerekir.

Yukarıda sosyal/toplumsal olguları anlamak için yani bizim de içinde bulunduğumuz gerçeklik alanının bilgisine ulaşmak için öncelikle soyutlamaya gidilmesi gerektiği üzerinde durduk. Sosyal olgunun anlaşılması ve açıklanmasında hareket noktası, sosyal olgunun kendisinin de içinde yer aldığı sosyal ilişkiler toplamı olmalıdır. Sosyal olgunun analizi için ilişkisel bir bilgi kuramdan hareket etmek, sosyal bilimlerde yapısallaşmış disiplinlerin egemenliğinden kurtulmak anlamına gelecektir. Burada bilgi kuramının gerçekçi ve materyalist olması gerekmektedir.

İlişkisel bir varoluş, sosyal olgunun ilişkiler denizinde yüzdüğü gerçeğinden hareket edildiğinde a) soyutlamayı, b) ilişkilerin niteliğini tanımlamayı gerektirir.

İlişki insanlar arasında gerçekleştiği bir gerçek olmakla birlikte, sosyal bilimlerde yöntemin tarihsel açmazı olan birey/insan yönelimli ya da kollektivist ayrımının anlamlı olmadığını ilişkisel bir analizde bireylerin yapısal olarak belirlenmiş verili bir dünyada var olduklarını ve sosyalizasyon süreci içinde verili dünyayı yeniden ürettikleri ya da dönüştürdükleri dönüşümcü bir model dolayında analiz edilmesi gerekiyor.[11]

İnsan düşüncesinden bağımsız, yapısallaşmış bir dünyanın varlığını kabul eden DER. hakikatin değil varoluşun teorisidir. İndirgemeci bir bilginin olamayacağı düşüncesine sahiptir. Sadece gözleme dayanan bilginin geçerliliğine katılmaz. Ampirizm’e düşmeden ampirik olanı önemser. Soyutlamanın önemine dikkat çeker. “Soyutlama, bu anlamda, pratik olarak anlamlı bilgi üretme için ele alınan nesne/olguyu tanımlayan belirli özelliklerinin, bu niteliğe sahip olmayan özellikleri dışlanarak, onun özel şartları üzerinde yoğunlaşma anlamına gelir.... varolanın düşünsel süreç içerisinde kavramlaştırılarak yeniden üretilmesi anlamına gelir.”[12] Marx da, Grundrisse'de somut olguların yüzeysel görünümlerinin karmaşıklığı ve zenginliğinden oldukça basit fakat yüksek soyutlamaların yapılması gerektiğini belirtir. Soyutlama Marxis epistemolojinin başvurduğu temel yöntemsel araçtır. Günlük dilde kullanıldığı anlamda "realiteden uzaklaşma" anlamına gelen "belirsiz" bir kavram değildir. Toplumsal gerçekliği ya da araştırma nesnesini ilişkiler bütünü olarak ele alan bir teorik çerçeve içinde soyutlama bilgi üretimi için olmazsa olmaz koşuldur.[13] DER, “Toplumsal bir olgunun ancak onun öz – biçim ve ilişkiler aracılığıyla ele alınmasının gerekliliğini”[14] vurgular.

 “olguların nedensel boyutunun indirgemeci bir mantıkla tek yapıdan tek tek olguya giden fundamentalist ya da olgudan olguya giden bir süreç olarak basit Humeci bir mantıkla ele alınamayacağını, olgular ile yapılar arasında bir dizi içsel ilişki ve dolayısıyla çoğul nedensel bağın olduğunu vurgular.”[15]

DER, sosyal olgular ele alınırken eleştirel olmanın gerekliliğini, aynı zamanda öz-eleştirel gerekli olduğunu vurgular. “Öz-eleştirel olmak bilme biçimlerinin sonuçlarından kurtulmak ve özgürleştirmek adına önemlidir... Öz-eleştirel olmak aynı zamanda teorik analizin açık bir süreç olmasına yol açar.”[16] Maddeci bir temele ve bütünlükçü bir bakış açısına sahiptir.

Sonuç olarak, yukarıda anlamaya/anlatmaya çalıştığımız DER, düşüncenin aşırı disipline edilmiş kapalı doğasından kurtulmamızı sağlar.

 

 

 

 

 

 

Kaynaklar

¨       Fuat Ercan, Para ve Kapitalizm, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 1997

¨       İlkay Sunar, Düşün ve Toplum, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1986

¨       İktisat Dergisi, Mart 1997, Sayı 365

¨       İktisat Dergisi, Mayıs 1999, Sayı 389

¨       Gulbenikan Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın, 1998

¨       Çağlar Keyder, İktisadın Metodları

¨       Mehmet Türkay, Gelişme Yazınında Değer Sorunu

¨       Ufuk Serdaroğlu, Feminist İktisadın Bakışı Postmodernist mi?



[1] Gulbenikan Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın, İstanbul, 1998

[2] Çağlar Keyder, İktisadın Metodları

[3] Fuat Ercan, Sosyal Bilimlerde Yöntem Tartışma Notları, 2000

[4] İlkay Sunar, Düşün ve Toplum, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1986

[5] age

[6] Ufuk Serdaroğlu, Feminist İktisadın Bakışı Postmodernist mi?

[7] age

[8] Mehmet Türkay, Gelişme Yazınında Değer Sorunu

[9] Fuat Ercan, Para ve Kapitalizm, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 1997

[10] age

[11] age

[12] age

[13] Fuat Ercan, Sosyal ve Ekonomik Bir Olgu Olarak Para ve İktisat Teorisi", İktisat Dergisi, Mart 1997

[14] Fuat Ercan, Para ve Kapitalizm, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 1997

[15] age

[16] age

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !